Allah | iNadına Türbanlıyız

iNadına Türbanlıyız

Baş Örtüsü & Eşarp ve Türban - Güzellik - Cinsellik ve Bakım & islami Kadın Dünyası ve Gelinlikler & islam ve Estetik & Dini bilgiler & islami Bilgiler



Doğru iman ve imanı korumak Hakkında

Doğru iman ve imanı korumak
Sual: Ahirette kurtulmak neye bağlıdır?
CEVAP
Bazıları Allah’a inanan herkesin Cennete gideceğini sanıyor. Bu çok yanlıştır. Amentü’deki altı esastan birine inanmayanın imanı geçersizdir. Bunun için inanmak değil, doğru inanmak önemlidir. Ahirette kurtulmak, ibadetin çok olmasına değil, doğru imana bağlıdır. İhlaslı ameli az da olsa, hatta hiç ameli olmasa, zerre kadar doğru imanı olsa yine Cennete girer. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Kalbinde zerre kadar imanı olan Cehennemde kalmaz.) [Buhari, Müslim]

Dünyadan herkes ahirete yolculuk yapıyor. Herkes bir vasıtaya binip gidiyor. Bir vasıtaya binmek değil, doğru vasıtaya binmek önemlidir. Yanlış vasıtaya binen, istediği yere değil, vasıtanın gittiği yere gider. Kâbe’ye gitmek için niyet edip Paris’e giden uçağa binen, niyeti halis olsa da Kâbe’ye varamaz.
Allahü teâlâ, doğruyu azcık merak edene, doğruyu arayana doğru yolu yani hakiki İslamiyet’i nasip edeceğine söz vermiştir. [Ankebut 69, Şûra 13], Allah sözünden dönmez. (Al-i imran 9)

Demek ki bâtıl yollardaki insanlar istemek bir yana merak bile etmiyorlar. Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. Doğru iman sahibi olmaya çalışmalıdır. İtikadı düzeltmeden önce ibadet etmenin faydası olmaz. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru itikad 1 rakamı gibidir. İhlaslı ibadetler sağına konan sıfır rakamı gibidir. Bir sıfır konunca 10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne kadar 0 konursa değeri artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, yani riya ile yapılan ameller de, soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna konan sıfır gibi değersizdir. İtikad doğru olunca ibadetleri arttırmak, insanın gayretine, ihlasına, ilmine bağlıdır. İstediği kadar artırır. Ancak, doğru itikadı, yani ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç faydası olmaz, soldaki sıfır gibi değersizdir.

Mutezile ve benzeri akılcı gruplara göre ibadetler imandan bir parçadır. Onlara göre günah işleyen ve farzları yapmayan kâfir olur, yani iman X amel diyorlar. Bunlardan birisi sıfır olursa netice de sıfır olur diyorlar. Yani imansız amel de amelsiz iman da makbul değil diyorlar. Ehl-i sünnet, Amelsiz iman makbul, imansız amel makbul değildir. Ehl-i sünnete göre amel X ihlas denebilir. Ancak amel işlemeden, (Param olsaydı şu fakire yardım ederdim diye ihlasla düşünen de, vermediği halde, amel işlemediği halde ihlaslı niyetinden dolayı sevaba kavuşur. Bir kimsenin ihlası ne kadar çoksa, amel ile çarpılınca netice büyük olur. Bizim ihlasımız 1 ise, bin fakire birer ekmek versek, 1×1000 = bin sevap eder. Eshab-ı kiramın ihlası çok kuvvetli olduğu için, mesela onların ihlası 1 milyon olsun, bir fakire bir ekmek verse bir milyon sevap alır. Nitekim hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç kadar arpa sadakasının sevabına kavuşamaz.) [Buhari]

Eshab-ı kiramın imanları çok kuvvetli ve ihlasları çok fazla olduğu için böyle sevaplara kavuşuyorlar. Eshab-ı kiramdan biri diğerinden daha yüksek idi. Bunun için Hazret-i Ebu Bekir’in verdiği bir avuç hurmanın sevabı, diğer sahabeden birinin vereceği sevap arasında dağlar kadar fark vardır. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Benden sonra, Eshabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Rabbim bana “Senin eshabın benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Onlardan birisine uyan hidayet üzerindedir” buyurdu.) [Deylemi]

Sual: İmanın doğru olması için gerekli şartlar nelerdir?
CEVAP
İmanın doğru olması için gerekli şartlardan bazıları:

1- İmanda sabit olmak:
Üç yıl sonra dinden çıkacağım diyen, o anda dinden çıkar.

2- Havf ve reca arasında olmak: Yani Allah’ın azabından korkup, rahmetinden ümit kesmemek.

3- Can boğaza gelmeden iman etmek:
Ölürken, ahiret hallerini gördükten sonra kâfirin imanı geçerli olmaz. Fakat o anda da, müslümanın günahlardan tevbesi kabul olur.

4- Güneş batıdan doğmadan önce iman etmek:
Güneş batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.

5- Gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir:
Fakat Allah’ın bildirdiği peygamber veya evliya da bilebilir.

6- Kâfirliğe sebep olan bir şeyi kullanmamak ve söylememek gerekir:
Mesela haç takmamak, şakadan da olsa, ben kâfirim dememek gerekir.

7- Dini bir hükümde şüphe etmemek:
Mesela namaz farz mı, şarap haram mı diye tereddüt etmemek.

8- İtikadını İslam dininden almak:
Tarihçilerin, felsefecilerin değil, Muhammed aleyhisselamın bildirdiği şekilde iman etmek gerekir.

9- Hubbi fillah, buğdi fillah üzere olmak:
Sevgi ve nefreti yalnız Allah için olmak. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir. Mesela Sokratı sevmek, imam-ı Gazali hazretlerine düşman olmak gibi.

10- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmek.

Bu itikattan bazıları şunlardır:

1- Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.

2- Cennetteki Müslümanların Allahü teâlâyı göreceğine inanmak.

3- Muhammed aleyhisselam son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmez.

4- Ehl-i kıbleye [namaz kılan Müslümana], işlediği günahlardan dolayı kâfir dememek.

5- İbadetler, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen ve günah işleyen mümine kâfir denmez. Allahü teâlâ, küçük günaha azap edebilir, büyük günahları affedebilir.

6- İman ya vardır ya yoktur, artıp eksilmez. [Parlaklığı, kuvveti artıp eksilir.]

7- Mest üzerine mesh etmek caizdir.

8- Miracın ruh ve bedenle birlikte olduğuna inanmak. Miracın Mescid-i aksaya kadar olan kısmını inkâr eden dinden çıkar. Bundan sonrasına inanmayan ise, bid’at ehli, sapık olur.

9- Mucize ve keramet haktır.

10- Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.

11- Kabir ziyareti caizdir.

12- Kabirde yatan peygamber ve evliyadan yardım istemek caizdir.

13- Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere bağışlamanın caiz olduğuna, bu sevapların ve duaların ölülere ulaşarak, azaplarının azalmasına sebep olacağına inanmak.

14- Kabir suali haktır.

15- Kabir azabı ruh ve bedene olacaktır.

16- Sırat köprüsü vardır.

17- Şefaate, hesaba ve mizana inanmak.

18- Cennet ve Cehennem şu anda vardır.

19- Günahkâr müminler, Cehennemde sonsuz kalmaz, kâfirler sonsuz kalır.

20- Cennet ve Cehennem ebedidir yani sonsuzdur.

21- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazret-i Mehdi’nin geleceğine, Hazret-i İsa’nın gökten ineceğine, güneşin batıdan doğacağına ve diğer bildirilenlere inanmak. (R. Nasıhin, Feraid, İtikadname)

Şüphe ve korku
Sual:
Şimdi imanım var mı veya imanım devam edecek mi diye şüphe etmekle, son nefeste imansız gitmekten korkmak farklı mıdır?
CEVAP
Evet, farklıdır. İmanı olduğundan veya ileride imanının devam edeceğinden şüphe etmek caiz değildir, küfür olur. Mümin imanı hakkında hiç şüphe etmemeli, ölünceye kadar imanlıyım diye karar vermelidir.

Son nefes için ise, korku ve ümit arasında olmalıdır. Son nefeste imansız gitmekten korkmak, şüphe değil iman alametidir.

İmanı korumak için
Sual:
En kıymetli nimet iman olduğuna göre, bunu korumak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
İmanı korumak için şunlara uymak gerekir:
1- Gayba iman etmiş olmalı. Melekleri, Cenneti, Cehennemi gösterseler, gözümüzle gördüğümüz için, “Cennet, Cehennem vardır” demek iman olmaz. Gayri müslimlerin hepsi, ölürken Cenneti Cehennemi görüp, “İman ettik” diyecekler; ama kabul olmayacaktır. Müminler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)

2-
Gaybı yalnız Allahü teâlânın bildiğine inanmaktır. Peygamber, melek, cin gaybı bilmez. Ancak Allahü teâlâ dilerse, bildirebilir. Bu bakımdan mucizeyi, kerameti inkâr etmek caiz değildir.

3-
Haramı haram, helalı helal bilmek yani kabul etmek. Kasten, harama helal, helale haram diyen dinden çıkar.

4-
Allahü teâlânın azabından emin olmamak ve gazabından çok korkmak gerekir. Kur’an-ı kerimde, Rabbin azabından korkanların, Onun azabından emin olmadığı bildiriliyor. (Mearic 27-28)

5-
Bir insan ne kadar çok günah işlerse işlesin, kendini garanti Cehennemlik bilmemeli. Bir hadis-i kudsi meali:
(Kulum, göklere ulaşacak günah işlese; fakat rahmetimden ümidini kesmeyip, benden mağfiret dilerse, affederim.) [Tirmizi]

Bir âyet meali:
(Ey günahı çok olan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah günahların hepsini affeder. O sonsuz af ve merhamet sahibidir.) [Zümer 53]

6-
Allah’ın azabından emin olmamalı, rahmetinden de ümit kesmemeli! Bir hadis-i şerif meali:
(Mümin havf ve reca [korku ile ümit] arasında bulunursa, Allahü teâlâ, o kuluna ümit ettiğini verir ve korktuğundan onu emin kılar.) [Tirmizi]

7-
Hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir. Bu, imanın temelidir. Bir hadis-i şerif meali:
(İmanın temeli Müslümanları sevmek ve Allah düşmanlarını sevmemektir.) [İ. Ahmed]

Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya buyurdu ki:
(Yer ve göklerdeki bütün mahlukatın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K.Saadet]

8- İmanın makbul olması ve korunması için gerekli şartlardan bazıları da şunlardır:

Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır.
Dünya ve ahiret âleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır.

Allahü teâlâ mekandan ve zamandan münezzehtir. [Necdiler ve selefiyeciler gibi Allah gökte veya Arşta demek küfürdür.]

Allahü teâlâ ahirette Cennette görülecektir.

Tevekkül farzdır. 

Zaruri olarak ve icma ile bilinen, inanılacak şeylerde, kıyas olmaz. Bunlarda ictihad veya kıyas edip yanılan kâfir olur. Zaruri olarak ve icma ile bildirilmemiş olan iman bilgilerinde ictihad edip de yanılan, kâfir olmaz ise de, bid’at sahibi olur.

İman artıp eksilmez. Yani iman edilmesi gereken şeyler yönünden artıp eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden parlaklığı, kuvveti artıp eksilir. Müminler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine eşittir. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdır.

Kendi imanından şüphe etmemek. İmanım var mı yok mu dememeli, elhamdülillah müslümanım demelidir.

İtikadını İslam dininden almak. Resulullah efendimizin bildirdiği şekilde iman etmek.
Can boğaza gelmeden iman etmek. Kâfirin son nefesteki imanı makbul değildir.

Güneş batıdan doğmadan önce iman etmek. Güneş batıdan doğunca tevbe kapısı kapanır.

Allahü teâlâ, küçük günaha azap edebilir, büyük günahları affedebilir.
Günah işleyen, fakat tevbe etmeden mümin olarak ölen kimseyi Allah dilerse ona Cehennemde azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.

Melekler, kâfirlerin dediği gibi, Allahü teâlânın ortakları veya kızları değildir. Günah işlemezler. Meleklerde erkeklik dişilik yoktur.

Kur’an-ı kerimdeki veya diğer din kitaplarımızdaki dini bir hükümden şüphe etmemek: Mesela tesettür acaba farz mı diye şüphe etmemek.

Helal da haram da rızktır. Herkes kendi rızkını yer, kimse kimsenin rızkını yiyemez.

Elfaz-ı küfürden bir sözü, anlamını kabul etmese de söyleyen kâfir olur. [Yani şaka olarak veya güldürmek için söylese yine küfür olur. Mesela şakadan ben peygamberim dese küfür olur.]
Sarhoş iken, elfaz-ı küfrü söyleyene kâfir dememelidir.

Bu kâinat sonradan yaratılmıştır. [Felsefeciler, bunu kabul etmiyor, kâinat böyle gelmiş, böyle gider diyerek kâfir oluyorlar.]

Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, yani namaz kılan müslümana işlediği günahlardan dolayı kâfir dememek. [Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, manası çok açık olan kati bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da kâfir olur.]

Tasavvufu inkâr etmemek. (Avarif-ül-mearif)

Kabir ziyareti haktır. Vefat etmiş Enbiyadan ve evliyadan yardım istemek [tevessül] caizdir. (İrşad-üt-talibin, Et-tevessül-ü bin-Nebi…)

Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Hazret-i Ebu Bekir, sonra sırası ile diğer üç halifedir.

Eshab-ı kiramın hepsi Cennetliktir. (Hadid suresi 10)
Allahü teâlânın Eshab-ı kiramdan razı olduğu Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. Onlardan birini kötülemek, bu âyet-i kerimelere inanmamak olur. (Tathir-ül-cenan)

İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zararın hepsi, Allahü teâlânın takdir etmesi iledir.
Kader, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, insanların ve diğer mahlukatın yapacağı işleri bilmesi ve dilemesidir. Bunun yaratılmasına kaza, ikisine birden kaza ve kader denir.

Allahü teâlâ, dilediğini bir lütuf olarak hidayete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Çünkü insanların işlerini Allahü teâlâ yaratır, fakat insana da irade-i cüziye vermiş, yaptığından sorumlu tutmuştur.

Öldürülen de, intihar eden de eceliyle ölmüştür. Ecelsiz ölüm olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Hiç kimse, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.) [Araf 34]

İntihar eden müslümanın namazı kılınır. (Dürr-ül-muhtar)

Öldükten sonra herkes dirilecektir.
Kabir suali kabirde ruhun cesede iadesi ve kâfirler ile günahkâr müminler için kabir azabı vardır.
Kabir azabı ruh ve bedene olacaktır. Buna inanmayan bid’at sahibi olur. [Hadis olsa da, olmasa da, kabir azabına inanmam. Akıl ve tecrübe, bunu kabul etmiyor, diyen ise kâfir olur.]

Müminlerin, Cennete girmesi Allah’ın fazlındandır. Çünkü kimse ameliyle Cenneti hak edemez.
İnsanlar, dirilince hesaba çekileceklerdir. Ameller mizanda tartılacaktır.

Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir. Peygamber efendimizin şefaati büyük günah işleyenleredir. Dağlar kadar büyük günahı olanlar da, az veya çok şefaate kavuşacaktır. Affa ve şefaate kavuşanlardan başka bütün günahkârlar, günahlarının cezalarını çekeceklerdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her peygamberin, müstecab
[kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari]

Şefaati inkârdan sakınmalı. Çünkü hadis-i şerifte, (Şefaatime inanmayan, ona kavuşamaz) buyuruldu. (Şir’a)

Günahkâr müminler, Cehennemde sonsuz kalmaz, kâfirler sonsuz kalır. (Bekara 81)

Sırat köprüsü vardır. (Nuhbet-ül-Leali) [Köprü denilince, bilinen köprüler zannedilmemelidir! “İmtihan köprüsü” diyoruz. Halbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez.

Kıyamet alametlerine inanmak: Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şu alametler çıkmadan kıyamet kopmaz: Güneş batıdan doğar, üç yer batar, İsa gökten iner, Duman, Dabbetül arz, Deccal, Yecüc Mecüc ve Aden’den bir ateş çıkar.) [Müslim]

Hazret-i Mehdinin geleceğine inanmak da, Ehl-i sünnet itikadındandır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kıyamet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evladımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında adaletle dolar.) [Tirmizi, İ. Asakir]

[Bu bilgilerin hepsi, Fıkh-ı ekber, Emali, R. Nasıhin, Mektubat-ı Rabbani, Feraidül fevaid kitaplarından alınmıştır. Başka kitaplardan alınanların ise kaynağı sonunda bildirildi.]

Doğru itikadın önemi
Sual:
İtikad üzerinde çok durmanızın sebebi nedir?
CEVAP
Çünkü, itikadı düzeltmeden önce ibadet etmenin faydası olmaz. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Doğru itikad 1 rakamı gibidir. İhlaslı ibadetler sağına konan sıfır rakamı gibidir. Bir sıfır konunca 10, iki sıfır konunca 100 olur. Sağına ne kadar 0 konursa değeri artar. 1 çekilirse hepsi 0 olur. İhlassız, [riya ile] yapılan ameller de, soldaki sıfır gibi yani 1 rakamının soluna konan sıfır gibi değersizdir. Ehl-i sünnet itikadı yoksa ibadetlerinin hiç faydası olmaz, soldaki sıfır gibi değersizdir. İşte bu kadar önemli olduğu için Ubeydullah-i Ahrar hazretleri (Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün çirkinlikleri verseler itikadımız düzgün ise, hiç üzülmeyiz) buyuruyor.

İtikadı düzgün olan
Sual:
İtikadı düzgün Müslümanlar Cehenneme girmez deniyor. Günahları ne olacaktır?
CEVAP
Haramlardan kaçan ve ibadetlerini yapan Müslüman Allah’ın dostudur. Allah dostunu Cehenneme koymaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Vallahi, Allah dostunu ateşe atmaz.) [Cami-us-sagir]

Eğer Müslümana küfre düşmemişse, dünyada çektiği sıkıntılar günahlarına kefaret olur, şefaate de kavuşur ve Cehenneme hiç girmez.


Allah,Göklerin,ve,Yerin,Aydınlığıdır

5. Risale olan 5. Kısım
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur; 35) ayetinin çok gizli nurlarından bir nurunu, Ramazan-ı Şerif’te bir hâlet-i ruhaniyede hissettim, hayal meyal gördüm.

Şöyle ki; Üveys-i Karânî’nin “İlâhî, Sen benim Rabb’imsin; ben ise kulum. Sen Hâlık’sın, ben ise mahlûk. Sen Rezzak’sın, ben ise merzuk…” meşhur yalvarışı şeklinde, bütün hayat sahibi varlıklar, Cenâb-ı Hakk’a karşı aynı yalvarışı ettiklerini ve on sekiz bin âlemin her birinin ışığı, birer İlâhî isimin yansıması olduğunu bana kanaat verecek bir kalbi olayı hayalen gördüm.

Şöyle ki; birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem, binler perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Her bir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, âyet-i nurun arkasındaki “Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür. Karanlıklar birbiri üstüne öylesine bastırmıştır ki, elini uzatsa onu dahi göremez olur. İşte, Allah’ın nur vermediği kimsenin, nurdan hiçbir nasibi yoktur.” (Nur; 40) âyeti tasvir ettiği gibi, (tüm alemler) bir karanlık, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu.

Birden, bir İlâhî ismin yansıması, bir büyük nur gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde, akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem (fakat gafletle, karanlıklı bir âlem) görünüyorken, güneş gibi bir İlâhî isim tecellî eder. Baştan başa o âlemi aydınlatır ve hâkezâ… Bu kalbî gezinti ve hayali seyahat çok devam etti.

Sonuç itibari ile; hayvânlık âlemini gördüğüm vakit, sınırsız ihtiyaçlar ve şiddetli açlıklarıyla beraber zayıflıkları ve güçsüzlükleri, o âlemi bana çok karanlıklık ve hazin gösterdi. Birden, Rahmân ismi Rezzak burcunda (mânâsında) bir güneşin ışıkları gibi doğdu; o âlemi baştan başa rahmet ışıklarıyla yaldızladı.

Sonra, o hayvânât alemi içinde, yavruların zayıflık, güçsüzlük ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazin ve herkesi acımaya getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden, Rahîm ismi şefkat burcunda doğdu. O kadar güzel ve şirin bir surette o âlemi ışıklandırdı ki, şikayet, acıma ve hüzünden gelen yaş damlalarını; ferah, sevinç ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.

Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı, insanlık alemi bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümatlı ve dehşetli gördüm ki, dehşetimden feryad ettim:

“Eyvah” dedim. Çünkü, insanlardaki sonsuzluğa uzanıp giden arzuları, emelleri, kâinatı kuşatan düşünceleri ve fikirleri gördüm; sonsuzluğa kadar var olma, sonsuz mutluluğu, cenneti gayet ciddî isteyen emeklere ve yeteneklere (sahip olduklarını gördüm); sınırsız amaçlara, muhtaçlığına yönelik fakirlik ve ihtiyaçları (olduğunu gördüm); zayıflık ve güçsüzlükleriyle beraber, hücuma maruz kaldıkları sınırsız musibet ve düşmanlıkları ile beraber gayet kısa bir ömür, gayet gürültülü bir hayat, gayet perişan bir yaşantı içinde (olduklarını); kalb için en kederli ve en müthiş hal olan devamlı yokluk ve ayrılık belâsı içinde, gaflet içinde olanlar, ebedi karanlık kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve grup grup o karanlık kuyusuna atılıyorlar.

İşte bu âlemi bu karanlık içinde gördüğüm anda kalb, ruh ve aklımla beraber bütün insani duygularım, belki bütün vücudumun hücreleri feryatla ağlamaya hazırken, birden Cenâb-ı Hakkın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda (mânâsında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda doğdular. O insanlık alemi içindeki çok âlemleri aydın ettiler, ışıklandırdılar ve nuranî âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.

Sonra muazzam bir perde daha açıldı, yeryüzü göründü. Felsefenin, karanlıkla (beslenen) ilmin kanunları, hayale dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha süratli bir hareketle, yirmi beş bin sene mesafeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya, parçalanmaya müstait ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı dünya içinde, âlemin sınırsız boşluğunda seyahat eden çaresiz insanlık vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.

Birden, Hâlık-ı Arz (Kainatın Yaratıcısı) ve Semâvâtın Kadîr (Semalarda gücü olan), Alîm (Her şeyi bilen, ilmiyle her şeyi kuşatan), Rab (Terbiye edici, yol gösterici, kanun koyucu), Allah ve Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz (Semaların ve yerlerin Rabbi) ve Müsahir-üş-Şemsi ve’l Kamer (Güneşi ve ayı emri altına alan) isimleri rahmet, azamet, rububiyet burcunda doğdular. O âlemi öyle nurlandırdılar ki, o hâlde iken bana dünya küresini gayet düzenli, her şeyin (Allah’ın) emrinde olduğu, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi; lezzet, keyif ve ticaret için hazır edilmiş bir şekilde gördüm.

Elhasıl; bin bir İlâhî ismin, kâinata yönelik olan o isimlerden her biri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri aydınlatan bir güneş hükmündedir. Sırr-ı Ehadiyet (her şeyde hüküm koyanın Allah olması) cihetiyle, her bir ismin yansıması içinde diğer isimlerin görüntüleri dahi bir derece görünüyordu. Sonra, kalb her karanlık hal arkasındaki ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştahı açılıyordu. Hayale binip semâya çıkmak istedi.

O vakit gayet geniş bir perde daha açıldı, kalb semaların âlemine girdi. Gördü ki, o nuranî, tebessüm eden suretinde görülen yıldızlar, dünyadan daha büyük ve ondan daha hızlı bir surette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırsa, başkasıyla çarpışacak. Öyle bir patlak verecek ki, kâinatın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, boş, dehşet, hayret zulümatı içinde semâları gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.

Birden, Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz (yerlerin ve göklerin Rabbi), Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Ruh’un (meleklerin ve ruhların Rabbi) Esmâ-i Hüsnâsı, “And olsun ki dünya semâsını Biz kandillerle süsledik.” (Mülk, 5); “Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi.” (Ra’d, 2) burcunda yansımalar ile ortaya çıktılar. O anlam etrafında, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o büyük nurdan birer parıltı alıp, yıldızlar adedince elektrik lâmbaları yakılmış gibi, o gökler alemi nurlandı. O boş zan edilen semâlar dahi, meleklerle, ruhanîlerle doldu, şenlendi. Sultan-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir büyük tatbikat yapıyorlar tarzında, o Sultan-ı Zülcelâlin ihtişamını ve Rububiyetinin büyüklüğünü gösteriyorlar gibi gördüm. Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün hücrelerimle ve beni dinleselerdi bütün mahlûkatın lisanlarıyla diyecektim; hem bütün onların namına:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur.” (Nur, 35) âyetini okudum, döndüm, indim, ayıldım.

“Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmâni ve’l-Kur’ân” (Allah’a hamd olsun ki imanın ve Kur’an’ın nuru içindeyiz) dedim.

Bediuzzaman Said-i KURDÎ
”Allah,Göklerin,ve,Yerin,Aydınlığıdır”


ya Allah

ya Allah