dini bilgiler | iNadına Türbanlıyız

iNadına Türbanlıyız

Baş Örtüsü & Eşarp ve Türban - Güzellik - Cinsellik ve Bakım & islami Kadın Dünyası ve Gelinlikler & islam ve Estetik & Dini bilgiler & islami Bilgiler



İslam’da Şeriat

İslam’da Şeriat

Şeriat, Allah’ın kanunlarına denen fıkıh terimidir. Doğru yol, hak din yolu, nur, aydınlık ve ışıktır. Peygamber efendimiz (Sav) ‘in Allah-u Tealadan aldığı emir ve yasakları insanlara gösterdiği yoldur. Bu yoldan başka bir yola giren kimseler apaçık bir sapıklığa doğru, helake doğru sürüklenmektedir.

Müslümanım diyen, Şeriat’ı kabul etmiş demektir. “Ben şeriatçı değilim” demek çok tehlikelidir, direkt dinden çıkarır. Bunun anlamı “Ben Allah’ın kanunlarına uyanlardan değilim” demektir. Allah’ın kanunlarına uymayanlar ise, çok pişman olacakları bir yola sürüklenirler. Bilmeden yapan kimseler ise, kelime-i şahadet getirerek imanını tazelemeli, tövbe ve istiğfar etmeli, ayrıca birdaha böyle yapmamak için samimiyetle Allah’a bağlanmalıdır.

İnsanların çoğu, cahilliklerinden dolayı ŞERİAT’ın ne olduğunu bilmeden ileri geri konuşanlar büyük bir hata yapmaktadır. ŞERİAT’ın ne olduğunu öğrenmek, bilmek ve bilmeyenlere de öğretmek anlatmak gerekir. Kesin olarak inanılması gereken şeyleri bilmeden anlamadan kötülemek, o kişiyi kötü yola sokar ve pişman olacağı şeyler yaptırır. Bilmeden boşu boşuna amelleri yok olur.

Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir. (Mâide suresi, 48. ayet)

Sonra da seni din konusunda bir şeriat sâhibi kıldık. Sen ona uy ; bilmeyenlerin isteklerine uyma. (Câsiye suresi, 18. ayet)

Şeriat, Allah’ın kanunlarıdır dedik. Peki nedir bu kanunlar ?
Allah’ın kanunları, emrettiği nizam ve intizamlardır. Örneğin Allah’ın helal kıldıkları şeyler şeriat kanunlarındandır. Haram kıldığı (yani yasakladığı şeyler) yine onun kanunlarındandır. Emrettiği şeyler ve yasakladığı şeylerde onun kanunlarındandır.

Bir ticaret yapıldığında nasıl ki işyeri için devletin izni, ruhsatı, vergisi vs. ödenmesi ve onların kanununa uyulması gerekiyorsa, nasılki bu kanunlara uyulmadığı taktirde işyeri kapatılıyor veya ceza veriliyorsa, aynı şekilde Allah’ın kanunlarında da bu tür olaylar vardır. Örneğin (Allah adına) yalan yere yemin etmek Allah’ın kanununda (yani şeriatte) yasaklanmıştır. Bu yasak çiğnenirse cezası uygulanır. Fıkıhta, bu tür cezalara KEFFARET denir.

Yemin konusunda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
“Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti, ailenize yedirdiğinizin (kalite bakımından) orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” (Mâide suresi, 89. ayet).

Gördüğünüz gibi, kasıtsız olarak yapılan yeminlerden dolayı sorumlu tutulmayacağımızı, bilerek yapılan yeminlerden sorumlu tutacağımızı Allah(cc) bize bildiriyor. Eğer yine de böyle bir hata yaparsak cezasını söylüyor. Ya 10 fakiri (kendi ailemizin normal gideri gibi, orta hallisinden) yedirmek, yahut 10 fakiri giyindirmek, yahut 1 köleyi serbest bırakmak gerekir. Bunları yapamayan veya bulamayan üçgün oruç tutmalıdır. (Burada anlatılanlarda sıraya riayet edilir. Eğer birisinde imkanı yoksa diğerine bakılır. Herhangi birisini seçmek yerine, sıraya uymak daha iyi olur.)

Yukarıda anlatılan ölçüler, Allah’ın kanunlarından sadece bir tanesidir. Bu kanunlara uyup uymamak insanların cüz-i iradelerine bağlıdır. Eğer bir müslüman, Allah’tan korkuyorsa zaten yalan yere yemin etmez. Ancak etmişse bile bu keffarete uyar. Eğer bu keffaretide yapmazsa, cezası ahirete kalır.
Bir cezanın ahirete kalması demek, büyük bir kayıp demektir. Örneğin bu olay için, “Ya Rabbi! Ben pişmanım, yalan yere yemin ettim, affet.” deyip, üç gün oruç tutarsa bunun cezasından kurtulur (Allahu alem). Ancak ahirete kalırsa, daha fazla bedel ödemek zorunda kalabilir. Çok pişman olursada, iş işten geçmiştir. Fakat, Allah celle celaluhu affederse o başka..

Farkettiniz mi, Allah(cc) bir cezayı ibadetle telafi ettiriyor. Oruç tutmak, fakirleri yedirmek, köleleri serbest bırakmakta çok faydalı ve faziletlidir. Demekki iyilikler, kötülükleri yok eder.

…Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir… (Hûd suresi, 114. ayet)

Sonuç olarak bir müslüman, şeriate (yani Allah’ın kanunlarına) uymalıdır. Uymaz ise, hiçbirkimseye zarar veremez. Bilakis, kendisi zarar görür ve pişman olur.

Şeriat, insanların Yasasından üstündür. (Yani Allah’ın kanunları, insanların kanunlarından üstündür) Eğer insanların kanunlarında, Allah’ın kanunlarını çiğneyecek şeyler var ise onlara itaat edilmez. İsterse devlet olsun, isterse anne baba olsun Eğer Allah’ın kanunlarını çiğnetmeye emir verirlerse onlara itaat edilmez.

Biz elhamdülillah hem müslümanız, hemde şeriati kabul etmişiz. Allah’ın emirleri başımız üstünedir..


Zikir’in Tasavvuftaki önemi

Zikir’in Tasavvuftaki önemi

Allah adını anmak en güzel mutluluk, Kalp ancak O’nunla huzura erer. Kalbi temizlik, zikirle mümkün olabiliyor. Zikirsizlik, nefse ve şeytana hizmettir. Zikir, insanı Sultan eder, aynı zamanda ruhunun susuzluğunu giderir.

Peygamberimiz (S.A.V.); “Kul günah işlediği zaman onun kalbinde siyah bir nokta olur” diye beyan buyuruyor. Elbette ki İnsan beşer, düşer, kalkar hep, sadece düşüp kalkmayan Allah (C.C.)’dır. Biz kullar her an günahla yüz yüze gelebiliyor ve kalbimizi kirletebiliyoruz. Bu durum da yapabileceğimiz tek şey, istikameti yakalayana kadar kalbimizi zikirle beslemektir. Çünkü, İlahi buyrukta belirtildiği gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer.” Kul, Allah’ı çokça zikrederek, kalbini temizleyebilir. Hatta Allah adıyla dopdolu kalbin, dünyaya bakışı da değişir. Artık çevrenin kirlenmişliği onu kolay kolay bozamaz. Yeter ki istikametle, Allah adını anmaya devam edilsin. Allah adıyla gönüller “mesrûr”, gözler “sevgi”, diller “hikmet” sahibi olur çünkü.

Kelimenin tam anlamıyla Allah adı, insanı “Sultan” eder, Ki; Yavuz Sultan Selim’in dile getirdiği; ‘’Padişah-ı alem olmak Bir kuru dava imiş Bir mürşide bende olmak Cümleden âlâ imiş…’’ mısraları daha da bir anlam kazanır böylece.

Resûlullah (S.A.V.), “Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah’ı çokça ananlardır” buyurarak Allah’ı ananları müjdelemiştir. Kâinatta hemen hemen her şey, kendi hal lisanıyla Allah’ı zikreder, o halde insan neden bu zikir senfonisinden mahrum kalsın ki? Evliyaullah’ın da belirttiği gibi, Allah’ı zikirde en çok sırayla:

Birinci derece Cemadat (toprak, taş, cansız maddeler),
İkinci derece Nebatat (bitki âlemi),
Üçüncü derece Hayvanat,
Dördüncü derece insanattır.

Cansızlıktan canlılığa, yani basit yapıdan daha çok mükemmel yapıya doğru gidildikçe Allah’ı anmak açısından yaratılanların cinsine göre düşüş eğilimi görülür.. Her mükemmeliyet, büyüme meyli ve gelişme yaratılmış olan her şeyi Allah’tan alıkoyabileceği anlamına gelecektir ki, insan şüphesiz bu durumda ister istemez dördüncü derecede zikreden bir konumda yer alacaktır. Fakat insan nefsine, şeytana ve çevreye rağmen zikir de gayretkar olursa bütün mahlukatın üstünde bir mevkie sıçrayabiliyor ki, bu konumda olan insan için “ahsan-i takvim” ya da eşref-i mahlukat(yaratılmışların en üstünü) denilir.

Eğer, kul nefsin hevasına kapılıp, şeytanın oyunlarına dalmış ve kötü insanların oyuncağı haline gelmişse hayvandan da aşağı dediğimiz “esfel-i safiline(hayvandan aşağı) kadar inebilir. İnsanın eşref-i mahlukat (yaratılmışların en üstünü) olabilmesi Allah’ı çokça anmasına bağlı. Hadisi Kutsi de, “Dikkat ediniz, cesette bir kalp vardır. Kalbin içinde de bir Fuat vardır. Fuat da dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa vardır” buyrularak, aynı zamanda insanın göğsünde yer alan alem-i emirle bağlantılı letaiflere dikkat çekilmektedir. İnsanın göğsünde kalp, ruh, sır, ahfa, hafi denilen letaifler söz konusu. Her insanda bunlar mevcut letaifleri, nefsin baskısından kurtarıp, Allah’a yönlendirmek ve asıllarına kavuşturmak insanın gayretiyle mümkün. Kul, Allah’ı sıkça zikrederek alem-i emr ile ilgili letaifleri çalıştırabilir. Zikir girmeyen vücuda, ışık girmez derman yok.

Ruhumuzu, nefsimize galip kılmak için:

1- Gönül Sultanından faydalanmak,
2- Amel etmek (helal-haram bilmek),
3- Allah’ı anmak şarttır.

Aksi takdirde ruhumuzu, vücut şehrimize hakim kılamayız. Nasıl ki, hastalandığımızda hemen doktora koşuyor, onun telkinleri doğrultusunda şifa bulmaya çalışıyorsak, aynen öyle de, insan da körelmiş letaiflerine derman bulmak için, o konuyla ilgili Kalp uzmanı Salih (evliyaullah) insanlardan istifade etmesi gerekiyor.

Evliyaullah, letaiflerin özelliklerinden bahsetmişler. Bu mevzu da Muhammed Şemseddin (K.S.)’in “Miftahul Kulüp” adlı eserinde özetle;

Zikreden kalbin akik renginde ve sol memenin altında, zikreden ruhun açık sarı ve sağ memenin altında, zikreden sırrın beyaz renkte ve sol memenin üstünde, zikreden hafinin zümrüt yeşili ve sağ memenin üstünde, zikreden ahfanın ya çok beyaz, ya çok siyah ve iki meme ortasında” olduklarını beyan buyurarak letaifi külle (letaiflerin tamamı)’leri izah etmişlerdir. Eğer Hak yolunda mesafe kat ederek letaiflerin tamamını bitiren salik varsa, Nefiy ve ispat dediğimiz ”kelime-i tevhit” zikri verilir. Nefyi ispata geçmek için letaiflerin bütün özelliklerinin zuhur etmesi gerekiyor. Küllü letaiflerden sonra, ruhun tezkiyesi gerçekleşince, salikin (hak yolda ilerleyen, sulûk eden kişi) alnına sadakat mührü vurulur. Salik, bütün bu aşamalardan geçmiş olan mürşidi kâmilden istifade etmek zorundadır. Evliya’nın kalbi cin ve şeytandan etkilenmez. Çünkü, zikir sayesinde melek ruha, ruh da kalbe bildirerek koruma altına alınır.. Görüldüğü gibi, kulun iki yolu vardır.

1- Güzel itikat,
2- Kalbi zikir etmek.

Kutsi Hadiste; “Allah’a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefesleri sayısı kadardır” buyuruyor. Zikir yolu, genelde iki yol üzerine, günümüze kadar gelmiştir.

1- Lisan-ı yol olan cehri zikir.
2- Kalbi yol olan hafi zikir.

Cehri zikir, sesli eda edilip, Hz. Ali (K.V.)’in de yaptığı zikirdir. Hafi zikir, sessiz yapılan zikir olup, Hz. Ebubekir Sıddık (R.A.)’ın takip ettiği metodudur. Allah’a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefisleri sayısı kadardır ölçüsünce, her iki yolda haktır. Her iki yolun yolcuları da Allah’a ulaşmak için zikrediyorlar. Yani farklılık izlenilen metot da. Bediûzzaman Said-i Nursi Hz.leri; “Nakşibendiler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmaya muvaffak olurlar. Kadiriler ise zikri cehri ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir” diyerek konuya açıklık getirmiştir. Zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Önemli olan, İlâhi ente maksudu ve rızaike matlubu (Ya Rabbi maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsüdür.

Resûlüllah (S.A.V.); “Allah sizin Sûretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar” buyuruyor. Allah (C.C.) Kur’an-ı Kerim de; “Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (Enfal 2.)” beyan buyurarak zikreden gönülleri övmüştür. İnsan hayatını mutluluğa çevirmek istiyorsa şu hadisi şerifi ölçü almalıdır: “Zikredici bir dil, şükredici bir kalp, imanınızda size yardımcı olacak bir kadın bulundurun.” Hz. Peygamber (S.A.V.), sahabeler arasında, zikri hafiyi Sıddık-ı Ekber’e has kıldı.

Bir gün komşular Hz. Ebubekir’i Resûlüllah’a şikayet ederler. “Ya Resûlüllah, Ebubekir et pişirip, hatta kokusu dışarıya kadar nüksettiği halde kimseye ikram etmez.
Peygamberimiz (S.A.V.) duruma vakıf olur ve şu cevabı verir. “O sizin sandığınız et kokusu pişirilen et kokusu değil. O koku zikreden kalbin yanan kokusudur” diyerek sahabeye beyan etti.

Hz. Ebubekir, öyle can-u gönülden kalbi zikrediyor ki, ciğeri yanıyor, etrafı bile sarabiliyor. İşte Hz. Ebubekir’i “Sıddık-ı Ekber” yapan, bu durumdur. Bazıları belki diyebilir, efendim, nasıl oluyor, bir insan kalbinin yanması, madem yanıyorsa kül olması icap etmez mi diye, oysa gerçekte ateş yakar, nur yakmaz. Ama hangi ateş? Bizim ve herkesin bildiği ateş ne var ne yok yakıyor, doğrudur. Fakat bilmediğimiz bir ateş de var ki, (o ateş sayılmaz) o da “nur“dur. Nur da ise yakıcılık yoktur. Nur yalnız bir aydınlıktan ibarettir. İşte ateşle, nurun farkı budur. Allah ile kul arasında yetmişbin hicap perdesi vardır. Bu perdelerin aşılması da zikirle mümkün olabiliyor. Yalnız yetmişbin perde tabiri Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli daireleridir. Yani tezahür dereceleri manasınadır. Rabbûl Âlemin, “Rabbini tazarru ile gizli olarak dua ediniz (Arafat 55) ve “Rabbini tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret (Araf 205)” beyan buyuruyor. Resûlüllah (S.A.V.)’de, “Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı da kâfi olanıdır” ve “Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime Lâ ilâhe illallah’tır. Bilesin yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine, kelime-i tevhit de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir” buyurdular.

Yine Peygamberimiz (S.A.V.); “Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz” beyanıyla zikrin efdaliyetini ortaya koymuştur. İmam-ı Rabbani (K.S.) büyük bir zat, zamanın müceddidlerinden ve aynı zaman da evliyalarından Müceddid-i Elfisani şöyle der: “Tevhit iki kısımdır: 1- Tevhidi şuhud, 2- Tevhidi vücut” diye. Zikirlerinde efdaliyet bakımından birbirlerine mukabil dereceleri söz konusudur. Hz. Aişe (RA)’dan rivayetle, Hz. Resûlüllah (S.A.V.); “Bazı zikirler diğer zikirlerden 70 kat daha efdaldir” buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde de; “kanın dolaştığı yerlerde muhakkak şeytan da dolaşır. Onun dolaşmaması için en kuvvetli silah Lâilâheillallâhul-fealu” buyurarak şeytana karşı, yapılacak tedbire dikkatimizi çekmiştir. Gerek ayeti celilede beyan olunan hakikatler ve gerekse Hadisi Şeriflerde ki sözler, zikri teşvik ediyor ve insanlığın çıkış yolunun zikirden geçebileceği vurgulanmaktadır. Eşyadan bilgi edinmek güzel bir duygu olsa gerektir, hatta insan diline çevirmek de güzel bir şey. Yalnız, eşyanın hakikatlerini çözmeye çalışırken, Allah’ı unutmak perdenin arkasını görememek demektir. İnsanlık galiba, gelecekte kendisini esir etmek isteyen teknolojik cihaz ve donanımlara karşı mücadelesini verecektir. Eşyanın esaretinden kurtulup, bir an evvel Allah’ı hatırladığında, insan da aydınlığa çıkmış olacaktır. Eşyaya mahkumiyet, vahdet arayan insanlığı perişanlığa itmektedir. Vahdet’e giden yol, Allah’ı anmaktan geçer. Zikreden insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez vurur. Bu aynı zamanda dakika da 124 kez Allah diyerek kalbi mutmainleştirmek demektir İşte bu noktada zikrin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Her vuruşta bir kez Allah demek kadar bir güzel saadet var mı? Kalbin atışına paralel insanda Allah adını anarak ebedi hayata kelebek misali uçacaktır elbet. Çünkü, “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura erer” buyruluyor. Velhasıl, zikir en güzel sermayedir.


İslâmiyetin Medinede Yayılmasi Ve Müslümanların Oraya Hicreti

İslâmiyetin Medinede Yayılmasi Ve Müslümanların Oraya Hicreti

Medine’nin eski adı “Yesrib” idi. Oraya Yemen’in Ezd kabilesinden bir toplum gelip yerleşmişlerdi. Bu toplumun başkanı olan Haris ölünce, Evs ve Hazreç adlarındaki iki oğlunu bırakmıştı. O toplum da ikiye ayrıldı. Bir kısım Evs, diğer bir kısmı da Hazreç’e bağlandı. Böylece Medine’de Evs ve Hazreç adında iki kabile türemiş oldu. Daha sonra bunların arasına şiddetli düşmanlık girdi. Daima birbirleriyle çarpışıp dururlardı. Dünyayı verseler aralarını bulmak ve kalblerini birleştirmek mümkün değildi. Fakat ne zaman ki İslâmiyet nurları parlamaya başladı, hemen o eski düşmanlığı unuttular. Bu düşmanlık yerine bir sevgi ve bir kardeşlik meydana geldi. Birbirine din bağı ile bağlandılar ve birbirinin selâmetine,mutluluğuna çalıştılar. Böylece ortak düşmanları olan Yahudilere üstün geldiler.

İşte İslâmiyet Medine’de bu iki kabile arasında günden güne hızla yayılıyordu. Ashab-ı kiramdan ”Umeyr oğlu Mus’ab” bunlara Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm ahlâkını öğretmek için Medine’ye gönderilmişti. Sonra Başkanları olan “Sa’d ibni Muaz ve Üseyyid ibni Hudayr” de müslüman olunca, bu iki kabile arasında İslâm olma nimetine kavuşmayan kalmamış gibiydi.

Mekke’deki müslümanlar, müşriklerden çekilemeyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe Bey’atından sonra, azar azar gizlice Medine’ye hicrete başladılar. Yalnız Hazret-i Ömer Mekke’den çıkacağı zaman Kabe’yi ziyaret edip orada toplanmış bulunan müşriklere açıkça şöyle söyledi: “Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan ve ağaçtan yapılmış şeyleri mabud tanıyorsunuz!.. İşte ben gidiyorum… Babasını evlâdsız, evlâdını babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa, beni izlesin.” Bu konuşmayı açıktan yaparak çıkıp gitmişti.

Medine-i münevvere’ye hicret eden ashab-ı kirama, Muhacirin (göç edenler) denir. Medine halkından olan ashab-ı kirama da Ensar (yardım edenler) denir. Bu zatlar muhacirlere çok büyük yardımlarda bulundukları için kendilerine “Ensar” unvanı verilmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.