Hadis ve Sünnet
Son zamanlarda, ıslâh konusunda birçok görüşler ileri sürülmüş, rûh doktorları, İslâm’ın hasta bedenini iyi edecek bir ilâç bulma teşebbüslerinde bulunmuşlar, fakat bu âna kadar hepsinin gayreti boşa gitmiştir. Çünkü bütün bu mâhir doktorlar, hiç değilse, içlerinden sözleri dinlenen grup, ilâçlar, sıhhati iâde edecek devâlar ve çeşitli iksirler yanında hastanın ayağa kalkması kendisine bağlı bulunan “tabiî gıda”yı unutmuşlardır.
İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in SÜNNETİ’dir.
Sünnet, onüç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî kalkınmayı anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
Rasûlüllah (s.a.)’in sünnetini tatbik, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
İslâm târihinin bütün asırlarında, topyekûn âlimlerin ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Garb medeniyetinin tesirleriyle ilgili sebeplerden dolayı, günümüzde kabul görmez. O tesirler ki, her gün biraz daha gelişip ve kökleşmektedir. Fakat bugünkü gerileyişimizin meydana getirdiği âr ve anarşi hastalığından bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.
Biz burada “sünnet” kelimesini “Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in, iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. O’nun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız.
İslâmı, diğer nizamlardan ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayatının, rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâmı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimizin (s.a.); insan hayatının, maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâmın bu açık husûsiyeti ışık tutmaktadır. Rasûlullah (s.a.)’in şu hadîs-i şerifi de bunu teyid eder: “Ebedî yaşıyacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış).”
Birimizin kalkıp da Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin sırf rûhî ve ibâdetle ilgili işlere dâir emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini birbiriyle uzlaştırmak istemesi, İslâmı bilmemesinden ileri gelir. (Çünkü onlar zaten içli dışlı, birbiriyle uzlaşmış bir bütündür.)
Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathî ve yanlıştır. Hattâ “Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu” şeklindeki bu görüş, İslâmın rûhuna aykırıdır. Bu, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)’in taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânası taşır.
Nasıl bir Müslümanın hayatı, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması gerekli ise Peygamberimizin yolunun da, hayatı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışlarının tümünü) kucaklaması gereklidir; işte sünnetin en derin mânası budur!
Kur’ân-ı Kerîm, şöyle buyurur: “Rasûl size ne getirip verdi ise onu alınız, neyi yasak ettiyse onu da terkediniz.” (Haşr: 7)
Rasûl (s.a.) de şöyle buyurur: “Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hıristiyanlar yetmiş iki partiye bölündü, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak.”
Burada hatırlamamız gerekir ki, Arap dilinde “yetmiş” rakamını kullanmak ekseriya çokluk ifade etmek içindir. Bunun dâima, muayyen matematik sayıyı ifade etmesi zarûri değildir. Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in sözünden anlaşıldığına göre, şöyle demek istemişlerdir: Fırkalar, Müslümanlar arasında o kadar çok olacaktır ki Hıristiyan ve Yahûdîlerinkinin sayısını da geçecektir.
Hz. Peygamber (s.a.) yukardaki sözüne şunu da ekliyor: “Biri müstesnâ hepsi ateştedir.” Ashâb-ı kirâm, doğru yolda olan ve kurtulan fırkanın hangisi olduğunu sorunca da şöyle buyuruyor: “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğumuz yolda yürüyenler…”
Rasûlullah (s.a.) ve ashâbını, yollarında yürümek üzere kendilerine delil ve kılavuz edinenler, kurtuluş için bu manevî yola girenlerdir.
Ayrıca, Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuyla ilgili olup, hiçbir tevil ihtilâfına meydan bırakmıyan başka âyetler de vardır:
“Öyle değil, Rabbın hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisâ: 64).
“De ki siz Allahı seviyorsanız, bana katılın, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah yarlığayıcı ve bağışlayıcıdır. De ki Allah’a, Rasûlullah’a itâat edin; yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez” (Âli-İmrân: 31, 32).
Şu halde, Resûl (s.a.)’in sünneti, derece bakımından Kur’ân-ı Kerîm’i takip etmektedir. O, İslâm hukukunun, ferdî ve içtimâî hayat kaidelerinin alındığı ikinci kaynaktır.
Gerçekten bizim, sünneti, Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de üstü kapalı, mânaları, remiz ve işâret yoluyla gösteren âyetler vardır. Eğer elimizde, Kur’ân tefsirine dair sağlam bir yol bulunmazsa bunların, çeşitli mânalarda anlaşılması mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm’de hâkim olan rûh, onun hem mevsûk, hem de kısımları arasında tam bir uygunluğu muhtevî oluşudur. Ancak, bizim için gerekli olan amelî ve tatbikî yolu ondan çıkarmamız, her hâl ve durumda kolay değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’in hem sözü, hem de mânası itibariyle Allah kelâmı olduğuna îman ettiğimiz müddetçe -bunun mantıkî neticesi- Kur’ân’ın, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in sünnetlerinde açıklanan hidâyetinden (rehberliğinden) ayrı ve müstakil olmayışını kabuldür. Gelecek fasılda, Kur’ân-ı Kerîm’in, bütün asırlarda, Allah’ın ilhâmına mazhar, Hak yolun yolcusu olan Resûlullah’ın şahsiyetine bağlılığının mucib sebeplerinden bahsedeceğiz.
Ayrıca tefekkürümüz, zarûri olarak bizi şu neticeye sevkediyor: Kur’ân-ı Kerîm’in tatbikî esaslarını anlama konusunda, bütün âlemlere rahmet olmak üzere Kur’ân kendisine vahyedilen zattan daha üstün bir hakem yoktur.
Sık sık kulağımıza gelen, “Kur’ân-ı Kerîm’e dönelim fakat kendimizi sünnete kul ve köle yaparcasına ona uymamamız gereklidir” sözünün, İslâmı bilememek sebebiyle söylendiği açıkça ortadadır. Bu görüşün sahipleri, bir köşke girmek isteyen fakat, kapısını açabileceği tek ve asıl anahtarı da kullanmayı arzu etmiyen kimseye benzerler.
İşte burada, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir. Hadis, Rasûl-i Ekrem’in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.
Asrımızda, sünnetle amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat sünnete temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemiyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?
Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta ehl-i sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemiyeceğini, bir kerecik olsun isbat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu isbat bizim konumuz içine girmez.)
hadis ve sünnet Hadis ve Sünnet