kabe | iNadına Türbanlıyız

iNadına Türbanlıyız

Baş Örtüsü & Eşarp ve Türban - Güzellik - Cinsellik ve Bakım & islami Kadın Dünyası ve Gelinlikler & islam ve Estetik & Dini bilgiler & islami Bilgiler



Hacerü’l Esved

Hacerü’l Esved

Kâbe’nin güney doğu köşesinde yerden bir buçuk metre yüksekliğinde, yumurta biçiminde hafif kırmızı ve san damarcıkları bulunan otuz cm. çapında oldukça parlak siyah bir taş.

Bir saygınlık ve kutsiyeti olan ve hac sırasında Hz. Peygamber’in izinden giderek sünneti gereğince “öpülmek” suretiyle hürmet edilen bu taş, câhiliye Arapları arasında da kutsal sayılıyordu. Bu yüzden Hz. İbrahim’den sonra geçen yüzyıllar boyunca gelip, geçen bütün kuşaklar bu taşı özenle korudu.

Hacerü’l-Esved’in tarihi Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu İsmail (a.s.) tarafından inşa edilen yeryüzünün ilk mâbedi Kâbe’nin tarihiyle paralellik gösterir. Allah (c.c.) Hz. İbrahim’e insanların ibâdet edecekleri bir mescid yapmasını emrettiğinde Hz. İbrahim ve oğlu İsmail Kâbe’nin temellerini attılar (el-Bakara, 2/127). Tarihî kaynaklar Hacerü’l-Esved’in de buraya Hz. İbrahim tarafından konduğunu kaydeder. Taşın nereden ve nasıl getirildiği hususunda değişik inançlar ve anlatımlar vardır, ancak kesin bir bilgi yoktur.

Mekke’nin yakınında olan Ebû Kubeys dağından getirildiğine dâir inancın yanında Nesâi, bir hadîs-i şerifte Hz. Peygamber’in “Hacerü’l-Esved cennettendir” buyurduğunu nakleder (Keşfü’l-Hafâ, Aclûnî, 1108).

Kâbe Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’den sonra birçok milletlerin kontrolüne geçti ve çeşitli defalar tahrip olup tekrar tekrar inşa,ve imar edildi. Her defasında Hacerü’l-Esved de bu durumlardan etkilendi.

Hz. İsmail’den sonra Cürhümîlerin eline geçen ve bir süre onların yönetimi altında kalan Kâbe zamanla ilgisizlikten harabe hâline geldi. Ardından meydana gelen ve tarihe “Seylü’l farre” adıyla geçen bir sel felaketiyle duvarları tümden yıkılan Kâbe’den geriye boş bir arazi kaldı. Bu dönemde Hacerü’l-Esved’in nasıl muhâfaza edildiği bilinmiyor.

Daha sonra güçlü Amalika kabîlesinin eline geçen bu bölge ve Kâbe onlar tarafından tekrar ihya edildi; bu kez Kâbe’nin duvarları eskisinden daha yüksek yapıldı. Bu, Hz. İbrahim’den sonra Kâbe’nin ikinci inşasıdır. Bir süre Kâbe’yi hürmetle muhâfaza eden Amalikalılar, daha sonra burayı kendi mülkleri gibi görmeye başlayıp ziyaretçilere engel olmaya, parası olmayanlara zemzem suyunu bile vermemeye başladılar.

Kâbe’ye saygının kalmadığı bu dönemde harabe hâline gelen Kâbe ikinci bir sel baskınıyla tamamen yıkıldı. Amalikalılar da bölgeyi terketti. Amalikalılardan sonra tekrar Cürhümîlerin eline geçen Kâbe üçüncü kez inşa edildi. Zamanla azgınlaşan Cürhümîler Kâbe’ye ve hacılara hürmetsizlik edip etrafa terör estirdiler. Cürhümîlerin bu tutumunu hazmedemeyip savaş açan Bekroğulları ve Huzâalılar onları Mekke’den çıkardı.

Ancak şehri terkederken Kâbe’nin değerli eşyalarını yağmalayan Cürhümîler Hacer’ül-Esved’i toprağa gömerek sakladılar. Şehri ele geçirip Huzâalılar Cürhümîlerin sakladıkları bu taşı bulup tekrar eski yerine koydular. Huzâalılardan sonra Miladî 440 yılında Mekke ve Kâbe’nin yönetimi Peygamberimizin beşinci atası Kusay b. Kilab ve oğullarına geçti. Uzun bir kesintiden sonra Kâbe tekrar Hz. İsmail’in torunlarına geçmişti. Kusay Kureyş’ten, Kureyş ise Hz. İsmail’in soyundandı. Kusay’dan önce Kâbe yakınına ev yapıp yerleşmek saygısızlık olarak kabul edildiğinden yerleşim birimi değilken Kusay, Beytullah’ın yanına evler kurulmasını ve buranın şenlendirilmesini emretti.

Ayrıca, bir başka rivâyete göre Kâbe’yi yıkıp yeniden inşa etti. Daha sonra Mekke’nin parlamento binası olacak olan ” Daru’n-Nedve” Kusay’dan kalan evdi. Kusay Kâbe’nin bütün hizmetlerini kendi kabîlesinde topladı. Diğer kabîleler bu hizmet yarışı nedeniyle ona düşman oldular ve aralarında uzun süre ayrılıklar devam etti.

Hz. Peygamber zamanında, duvarları alçak olan Kâbe’nin değerli eşyaları çalınmaya başlamış, bu yüzden Kureyş Kâbe’yi daha korunaklı bir şekle dönüştürmeye karar vermişti. Tam bu dönemde bir yangınla tahrip olan Kâbe, ardından gelen bir sel felaketiyle tamamen yıkıldı ve yeniden inşa edildi. Ancak Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirme konusunda bencil davranan kabileler bu şerefi başkalarına vermek istemeyince sorun büyüdü, hatta kılıçlar kınlarından çıktı. Bundan dolayı kan dökmek istemedikleri için de “Kâbe’ye gelecek ilk kişinin hakemliğini kabul etmekte” anlaştılar.

Kararlaştıkları günün sabahında Kâbe’nin çevresinde beklerken Kâbe’ye “Muhammedü’l-emin” dedikleri Hz. Peygamber girince rahatladılar; çünkü ona güveniyorlardı, henüz peygamber değildi, ona düşman olacakları zamana daha vardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) bir bez parçası istedi onu yere serdi, başka rivayete göre abasını yere açtı. Hacerü’l-esved’i kendi elleriyle üzerine koydu. Her kabîleden bir temsilciye bezin bir ucundan tutup kaldırmalarını söyledi. Onların kaldırdığı bu taşı tekrar kendi elleriyle alıp yerine koydu. Allah bu şerefi kendi Peygamberine nasib etti; kabîleler ise kaldırmaya ortak olmanın verdiği mutlulukla barıştılar.

Hz. Peygamber nübüvvetle görevlendirildikten sonra putlardan arındırılan Kâbe, Yezid İbn Muâviye’nin ordusu tarafından mancınıklarla taşa tutularak tahrip edildi (hicri 63). Yezid’i halife olarak kabul etmeyen Mekkeliler Abdullah b. Zübeyr’e bey’at ettiler. Mekke’yi muhâsara eden Yezid’in ordusu yağlı fitiller atıp mancınıklarla taşa tutarak Kâbe’yi tahrip etti. Atılan bu taşlardan biri Hacerü’l-Esved’i üç parçaya böldü. Yezid’in Ordu’suna teslim olmayan Mekkeliler Abdullah b. Zübeyr’i halife olarak tanımaya devam etti.

Daha sonra Abdullah b. Zübeyr kırılan bu parçaları bir gümüş çerçeve içine koyarak biraraya getirmek istediyse de etrafındaki taşlar yanıp kireçlenmiş olduğundan Hacerü’l-Esved’in parçaları birbirine yapıştırılmakla yetinildi. Kâbe’ye ilk örtü de onun emriyle bu dönemde örtüldü. Abdullah b. Zübeyr hacca gelenlerin Yezid’in vahşetini görüp gerçeği anlaması için hac mevsimine kadar tamir ettirmediği Kâbe’yi bu dönemden sonra halkla yaptığı istişare neticesinde yıkıp yeniden inşa ettirdi.

Osmanlı Padişahı Birinci Ahmed devrinde tekrar tamir edilen Kâbe onsekiz yıllık bir aradan sonra şiddetli bir sel baskınıyla tekrar yıkıldı. Hacerü’l-Esved’in bir parçası kırıldı. Kâbe’nin, Dördüncü Murad’ın emriyle yapılan tamir ve inşasıyla birlikte Hacerü’l-Esved de tamir edildi. Bakırdan yapılmış olan Muhâfaza kabı gümüşle kaplanarak altınla yaldızlandı (M. 1629). Abdülmecid devrinde ise (1839-1861) taşın gümüş çerçevesi tekrar yenilendi.

Hacerü’l-Esved’i değerli kılan, haccın menâsikinden olması ve Rasûlullah’ın onu öpmesi nedeniyledir. Hac’da tavâfa Hacerü’l-Esved’den başlanır ve yine onunla bitirilir. Tavâf esnasında Hacerü’l-Esved öpülür, bu imkân olmadığı takdirde elle, bu da mümkün olmazsa uzaktan selâmlanır. Onu öpmek sünnet olduğu için öpülmediği takdirde hac yine yerine gelmiş olur. Ayrıca Hacerü’l- Esved’in öpülme imkânı bulunmadığı zaman Kâbe’de ikinci bir taş olan Yemame taşına elle dokunmak da onun yerine geçer. Bu taşın bulunduğu yere “Rüknü’l-Yemanî” denir.

Hz. Peygamber’in Hacerü’l-Esved’i öptüğü, ayrıca Vedâ Haccı’nda hasta olduğu bir sırada devesinden inmeden tavâf sırasında değneğiyle ona dokunduğu; bir başka zaman da eliyle selâm verdiği rivâyet edilmektedir. Hz. Ömer bir haccında Hacerü’l esved’e yaklaşıp öpmüş ve şöyle demişti: “Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve faydası olmayan bir taş parçasısın. Eğer Rasûlullah öpmemiş olsaydı seni asla öpmezdim” (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VI, 108-109). Hz. Ömer puta tapıcılıktan yeni kurtulmuş bir toplumun, bir taşın öpülmesini gördüğü an küllenmiş duygularının yeniden kabarmasından endişe ederek böyle bir açıklamayı gerekli görmüştü. Batılıların iddia ettikleri gibi Hacerü’l-Esved’i öpmek puta tapıcı Araplardan müslümanlara geçen bir miras değil bir saygı ifadesidir; Hz. Peygamber’in sünnetine uymadır.

Kaynak: Sorularlaislamiyet


Kâbenin İçi

Kâbenin İçi
Kabenin içerisinde İslam dininden evvel 360 adet put vardı. Fakat İslamdan sonra kabenin içerisine bir şey konmadı.

Şu anda Kabe’nin içinde tavana çıkmak için bir merdiven ve üç ağaç sütun bulunur. İç duvarlar ve yerler mermer kaplıdır. Tavanda altın ve gümüş kandiller asılıdır. Kapıya yakın bir yerde Hacer-ül Esved taşı yerleştirilmiş ve etrafı gümüş bir çemberle çevrilmiştir.

Kabe sadece oradaki taş binadan ibaret değildir. Kabe, yer altından gökyüzene kadar uzanan nurani bir direk gibidir. Kabe’ye veya kabe’nin taşlarına tapınma söz konusu değildir. Puta tapanların niyeti tapınmaktır. Kabe’ye yönelenlerin niyeti taş’a tapınmak değil tapındıkları Allah’ın emrine uymak ve emredilen yöne yönelmektir. Kabe yeryüzünde inşa edilen ilk mesciddir.


Kâbe Nedir

Kâbe Nedir
Mekke şehrinde Mescid-i Haram’ın ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 12 m. boyunda ve 11 m. genişliğinde taştan yapılmıs dört köşe bir bina. Haccın sebebi ve bütün müslümanların kıblegâhı olan Kâbe, yeryüzünde yapılmış olan ilk mukaddes mabettir. Buna Beytullah ve Beyt-i Atik de denir Kur’an-ı Kerim’de; “İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke’de bulunan mübarek ve alemler için hidayet kaynağı olan Kabe’dir” (Al-i İmran, 3/96) buyurulur.

Hz. Peygamber, Ashab-ı Kiramdan Ebu Zer (r.a)’in sorularına cevap olarak yeryüzünde ilk inşa edilen mescidirı “Mescid-i Haram”, ikinci inşa edilenin”Mescid-i Aksa” olduğunu ve bu ikisi arasında kırk yıl süre bulunduğunu beyan buyurmuştur (Buhârî, Enbiyâ. 10).

Yukarıdaki ayet ve hadis-i şerif, yeryüzünde yapılan ilk mescidin Kâbe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de Kâbe’yi inşa edenin Hz. İbrahim ile oğlu İsmail olduğu bildirilir.

Bu iki peygamberin Hicaz bölgesine intikali şöyle olmuştur. Hz. İbrahim Filistin yöresinde peygamberlik görevini yürütürken, ilk eşi Sâre ile sonradan evlendiği Hacer arasındaki duygusal rekabet ve kıskançlık sonucunda Hz. Hacer’i başka bir yöreye yerleştirmesi gerekti. Hz. İbrahim, Hacer’i ve süt emmekte olan küçük çocukları İsmail (a.s)’i alarak şimdiki Zemzem kuyusunun bulunduğu yere getirdi. Henüz Mekke şehri ve o yörede insan yoktu. Bir kırba su ve bir miktar yiyecekle onları orada bırakıp, Filistin’e dönmek isteyince; Hz. Hacer, bu hicretin Allah’ın emri ile olup olmadığını sordu. Hz. İbrahim; vahiyle bıraktığını söyleyince Hacer; “Allah kulunu zayi etmez, gidebilirsin” diyerek tevekkül ve teslimiyet gösterdi. Bir kadın ve kucağında süt emen, bebek yaştaki çocuk, çölün ortasında, insanın bulunmadığı bir yörede yalnız kalıyordu.

İbrahim (a.s) oradan ayrılırken şöyle dua etmişti: “Ey Rabbimiz! Soyumdan bazılarını, muharrem ve mukaddes evinin yanındaki çorak vadiye, namaz kılmaları için yerleştirdim. Rabbimiz! insanların kalblerini onlara meylet. Onları meyvelerle rızıklandır ki, Şükretsinler” (İbrahim, 14/37).

Hz. Hacer, Safa ile Merve tepesi arasında su aramak için gidip gelirken, Cenâb-ı Hakk’ın bir ikramı olarak, oğlu İsmail’in bulunduğu yerden su kaynamağa başlamıştı. Bunu gören Hz. Hacer, suyun akıp gitmesini önlemek için set yapıyor ve suya “zem zem (dur, dur)” diye sesleniyordu. Kısa süre sonra kuşların hareketinden suyun varlığını anlayan seyahat hâlindeki Cürhümî kabilesi, yolunu değiştirerek oraya gelmiş, Hz. Hacer onlara su almaları için izin verirken, onlar da Hacer’in ve çocuğun gıda ihtiyacını üstlenmişlerdi. İşte buraya yerleşen Cürhümîler Mekke şehrinin ilk kurucuları ve ilk halkını teşkil etmişlerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrid-i Sarih, Terc. Kamil Miras, Ankara 1984, VI, 13 vd.)

Hz. İbrahim zaman zaman Hicaz’a gelmiş, oğlu İsmail büyüyünce, birlikte Kâbe-i Muazzama’yı inşa etmişlerdir. Kur’an-ı Kerîm’de olay şöyle anlatılır:

“Bir zaman Biz, İbrahim’e Kâbe’nin yerini gösterip şöyle vahyettik: Bana hiç bu şeyi ortak koşma. Evim olan Kâbe’yi tavaf edenler, civarında oturanlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için temizle” (el-Hac, 22/26).

Kâbe inşa edilirken Hz. İsmail çevreden taş taşır, Hz. İbrahim de Kâbe’nin duvarlarını örerdi. Duvarlar yükselip yerden erişilmez olunca Hz. İsmail halen “Makam-ı İbrahim” adı ile ziyaret edilen taşı getirdi. Hz. İbrahim bu taşı iskele olarak kullandı. Ebû Kubeys dağından getirilen ve “Hacer-i Esved (siyah taş)” adı verilen taş da, tavafa başlama yerine işaret olmak üzere, halen bulunduğu köşeye yerleştirildi. Mabed’in duvarları yükselince, Hz. İbrahim ve İsmail şöyle dua ettiler:

“Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen çok iyi işiten ve çok iyi bilensin. Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olan kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet meydana getir. Bize ibadetimizin yollarını göster. Tövbemizi kabul et. Şüphesiz Sen, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin. Ey Rabbimiz! Soyumuzdan vücuda getireceğin İslâm ümmetine kendi içlerinden bir Peygamber gönder ki, onlara Sen’in ayetlerini okusun, kitabını, hikmetini öğretsin, onları günahlardan temizlesin. Şüphesiz Sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin” (el-Bakara, 2/127-129).

Hz. İbrahim’in duası kabul olmuş, Cenâb-ı Hak O’nun soyundan Hz. Muhammed’i son peygamber olarak göndermiştir. Hz. Peygamber’in bu duayı kastederek; “Ben, babam İbrahim’in duasına ve kardeşim İsa’nın müjdesine, annemin de rüyasına mazhar olmuşumdur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127, 128, V, 262) buyurduğu nakledilir.

Diğer yandan İbn Ucre (r.a)’nin rivayet ettiği bir hadiste; İslâm ümmetinin bütün namazlarda, “tahiyyât” ve “Allahümme salli-bârik” dualarını okuyarak, Hz. İbrahim’e ve nesline hayır-duada bulunmalarının, Hz. İbrahim’in bu eski duasına karşı bir teşekkür niteliğinde olduğu belirtilmiştir (ez-Zebîdî, a.g.e., VI, 18, 19).

Kâbe’yi ilk inşa edenin Hz. Âdem (a.s) olduğu, Hz. İbrahim’in ise oğlu İsmail ile birlikte Nuh tufanından sonra aynı temeller üzerinde onu ikinci defa inşa ettikleri de nakledilmiştir (ez-Zebidi, a.g.e, VI, 13).

Kâbenin inşası bittikten sonra, Allah tarafından Hz. İbrahim’e bütün insanları haccetmek üzere davet etmesi emredilmiştir. “İnsanları hacca davet et ki gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vasıtalarla sana varsınlar” (el-Hacc, 22/27).

Hz. İbrahim Ebû Kubeys dağına çıkıp dört bir yana seslenerek Allah’ın Kâbe’yi hacc ve ziyaret etmeyi insanlara farz kıldığını bildirdi (ez-Zebidi, a.g.e, VI, 20, 21).

Hz. İbrahim bu ilânı yaptıktan sonra Cebrail aleyhisselâm gelerek, kendisine “Safâ” ile “Merve”yi ve Harem-i Şerif’in sınırlarını göstermiş, ayırıcı alâmet olmak üzere de birer taş dikmesini önermişti. Daha sonra hac menâsikini (gerekli bilgilerini) öğreterek, ihramlı bir şekilde Mina’ya ve yollarda “tehlîl” ve “telbiye” getirilerek Arafat’a varıldı. Vakfe’den sonra Müzdelife’ye, oradan da Mina’ya getirdi, kurban kestirdi ve şeytan taşlama (remyu cimâr) yaptırdı. Kısaca haccın bütün menâsikini öğretti. Haccın bu usul ve erkânı, Hicaz halkına Peygamber olarak gönderilen İsmail (a.s) tarafından da ümmetine öğretildi. Daha sonra İshak peygamber Mekke’ye gelerek, büyük kardeşi Hz. İsmail ile birlikte hac yaptı.

Bundan sonra yakın ve uzak beldelerden ziyaretçiler Hicaz’a gelerek Beytullah’ı ziyarete başladılar. İslâm’dan önceki dönemlerde Yemenlilerin ve bazı İran (Fürs) hükümdarlarının Kâ’be-i Muazzama’yı ziyaret ettikleri, hatta Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib Zemzem kuyusunu temizletirken çıkarılan iki tane altın geyik heykelinin İran (Fürs) kurbanlarından olduğu nakledilmiştir (ez-Zebîdî, a.g.e, VI, 21).

Kâbe, o tarihten günümüze kadar bir çok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilen Kâbe, Hz. Peygamberin gençliğinde de Kureyş tarafından tamir edilmiş bu arada Hacer-i Esved’i yerine koyma hususunda aralarında ihtilaf çıkmış ve bu şeref Hz. Peygamber’e nasip olmuştur.

Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilen Kâbe Osmanlı sultanları I. Ahmed ve IV. Murat zamanlarında da tamir edilmiştir. Osmanlı sultanlarından sonra Suud hükümeti de Kâbe’nin bakım ve tamiriyle ilgilenmektedir.

İlk zamanlar Kâbe ile ilgili görevler İsmail (a.s) tarafından yürütülmüştür. Ardından onun oğluna geçmiş, sonra Cürhümîlere ve daha sonraları çeşitli kabilelere geçerek sık sık el değiştirdikten sonra bu vazifeleri nihayet Kureyş kabilesi üstlenmiştir. Hatta önceleri Kâbe civarında ev yapmak saygısızlık sayılırdı. Kâbe bakımı Kureyş’e geçtikten sonra bu anlayış yıkılmış ve Kusay tarafından Kâbe civarı ilk defa kabilelere göre parsellenerek evler yaptırılmıştır.

Böylece Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında Mekke ilk defa şehir olarak medenî bir hüviyete bürünmüş oldu. Şüphesiz Kâbe’nin çevresinde insanların bulunması daha eskilere dayanır. Ancak tavaf alanı dışında kalan kısımların parsellenerek mahallelerin oluşturulması Kusay zamanında gerçekleşmiştir.

İslâmiyetten önce Mekke şehir devletinin görev üniteleri Kâbe ile ilgili vazifeleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Sidânet: Kâbe’nin perdedarlığı, anahtar koruyuculuğu ile hâciblik görevi idi. Bu görevi yürütmek en büyük şeref sayılırdı (bk. Hicâbe).

2. Şikâyet: Mekke’ye gelen hacılara tatlı su sağlama ve Zemzem kuyusu ile ilgilenme görevi idi.

3. Ridâne: Mekke’ye gelen hacıların fakirlerine yemek ikrâm etmek, onları barındırıp ağırlamak görevi idi.

Bir de Mekke emirliğine bağlı bazı görevler vardı ki bunlar da Kâbe ile ilgili görevlerle iç içe ele alınmaktadır. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:

1. Ukâb (Kıyâde): Savaşlarda bu adla anılan sancağı taşıma görevi olup ya görevlendirilen veya bunu korumakla yükümlü olan kişi taşırdı.

2. Nedve: Bir nevi toplantı yeri idi; savaş, barış, düğün vb. önemli her mesele burada görüşülür, karara bağlanırdı. Buraya herkes değil, aile gruplarının kırk yaşından büyük olan başkanları katılırdı. Bu toplantı yeri ilk defa Kureyşli Kusay tarafından yaptırılmıştır. Tavaf alanının yakınında onun evinin bir kısmı olup, Dârü’n-Nedve olarak anılıyordu. Dârü’n-Nedve Mekkelilerin parlamentosu idi.

3. Sefâret: Elçilik görevi.

4. Taşınacak eşyalara müsaade verme görevi.

5. Savaş araçlarını koruma görevi.

6. Putların önünde fal oklarını çekme görevi.

7. Zemzem kuyusunun temizlenmesi ve tekrar hizmete sunuluşu.

Kâbe’nin doğudaki köşesine “Rükn-i Hacer-i Esved” veya “Rükn-i Şarkî”, batı köşesine “Rükn-i Şâmî”, güney köşesine “Rükn-i Yemânî”, kuzey köşesine de “Rükn-i Irakî” denir.

Kâbe’nin kuzeybatı duvarı (Rükn-i Irakî ile Rükn-i Şâmî arası)nın karşısındaki zeminden 1 m. kadar yüksek ve 1,5 m. kalınlığındaki yarım daire şeklindeki duvara “Hatîm” denir. Bu duvar ile Beytullah arasındaki boşluğa “Hicr-i Kâbe, Hicr-i İsmail veya Hatîra” adı verilir.

Hz. İbrahim’in yaptığı Kâbe binasına bu kısım da dahildi.

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olarak gönderilmesinden beş yıl kadar önce Kureyş kabilesi tarafından Kâbe tamir edilirken malzeme yetmediği için bu kısım dışarıda bırakılmıştır. Kâbe’ye dahil olduğu için tavafın bu duvarın dışından yapılması vacip görülmüştür. Hz. Hacer’le, oğlu Hz. İsmail’in “Hicr” mevkiine defnedildiği rivayet edilir (bk. ez-Zebîdî, a.g.e, VI, 17-20).

Kâbe’nin üzerine yağan yağmur sularının aktığı oluk (Mi’zab-ı Kâbe) “Altın Oluk” diye bilinir.

Kâbe’nin kapısı, binanın kuzeydoğusunda Rükn-i Hacer’i Esved ile Rükn-i Irakî arasında zeminden iki metre kadar yüksekliktedir. Duvarın kapı ile Hacer-i Esved arasında kalan kısmına “Mültezem” denir. Kâbe’nin etrafını çevreleyen ve içerisinde namaz kılınan kısma Mescid-i Haram denir. Yeryüzünde bulunan en faziletli mescid Mescid-i Haram’dır.

Kaynak: Şâmil İA