‘Nurdur’ olarak etiketlenmiş yazılar

İman,Hem,Nurdur,Hem,de,Kuvvettir

Çarşamba, 05 Kasım 2008

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve, imanın kuvvetine göre, hâdiselerin baskısından (sıkıştırmasından) kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, hayat gemisinde tam bir emniyetle, hâdiselerin dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, ebedi saadete girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.
Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül iki dünya saadetini gerektirir. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, sebepleri tamamen reddetmek değildir. Belki, sebepleri, kudret elinin perdesi bilip riayet ederek; sebeplere teşebbüsü ise, bir nevi fiilî dua telâkki ederek, sonuçları yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.

Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir gemiye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:

“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki yok olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran Sultan’ın şu emniyetli gemisi daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni kovacak; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle alay ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, dikkat ehli olanların nazarında zaafı gösteren büyüklenmenle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren yapmacık hareketlerinle kendini halka alay konusu yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.

İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve kendini beğendirmeye çalışmaktan ve maskaralıktan ve ahiretteki belalardan ve dünyevi sıkıntıların hapsinden kurtulasın.

İMAN İNSANI SULTAN EDER
İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın asli vazifesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

Şu meselenin binlerce delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye açık ve kesin bir delildir. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, kabiliyetlerine göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını ve kâinatla olan münasebetini ve hayatın kanunlarını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı yaşam gücünü,bilgisini ve tecrübelerini yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.

Demek, hayvanın asli vazifesi, ilimle-eğitimle mükemmelleşmek değildir; ve marifet elde ederek gelişmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi,kabiliyetlerine göre çalışmaktır, amel etmektir,fiili ibadettir.

İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; beşeri hayatın yardımıyla, ancak menfaatlerini elde edebilir ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın fıtri vazifesi, ilimle-eğitimle kemale ermektir, dua ile ubudiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hikmetle idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle güzel bir şekilde besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği ihtiyaçlarına dair Bütün İhtiyaçları Karşılayan Zat’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın kanatlarıyla yüce kulluk makamına uçmaktır.

Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir. Mahiyeti ve kabiliyetleri itibarıyla herşeyi ilme bağlıdır. Ve bütün hakiki ilimlerin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır (Allah’ bilmektir) ve onun esas usulü de Allah’a imandır.

Hem insan, nihayetsiz acziyle sonsuz belalara maruz ve hadsiz düşmanlarının hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz ihtiyaca tutulmuş ve nihayetsiz isteklerinin karşılanmasına muhtaç olduğundan, fıtraten asli vazifesi, imandan sonra, duadır. Dua ise kulluğun esasıdır.

Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksadına muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün hayat sahibi âlem içinde nazik, nazenin, nazlı bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, maksadına ulaşsın veya elde ettiğinin şükrünü eda etsin. Yoksa, bir sinekten yaygara koparan ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu zapt edilmesi mümkün olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acayip şeyleri zapt ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip nimete küfredip sapmak, insaniyetin asli fıtratına zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.

Bediüzzaman Said-i KURDî
”İman,Hem,Nurdur,Hem,de,Kuvvettir”