Allah,Göklerin,ve,Yerin,Aydınlığıdır
Çarşamba, 05 Kasım 2008
5. Risale olan 5. Kısım
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur; 35) ayetinin çok gizli nurlarından bir nurunu, Ramazan-ı Şerif’te bir hâlet-i ruhaniyede hissettim, hayal meyal gördüm.
Şöyle ki; Üveys-i Karânî’nin “İlâhî, Sen benim Rabb’imsin; ben ise kulum. Sen Hâlık’sın, ben ise mahlûk. Sen Rezzak’sın, ben ise merzuk…” meşhur yalvarışı şeklinde, bütün hayat sahibi varlıklar, Cenâb-ı Hakk’a karşı aynı yalvarışı ettiklerini ve on sekiz bin âlemin her birinin ışığı, birer İlâhî isimin yansıması olduğunu bana kanaat verecek bir kalbi olayı hayalen gördüm.
Şöyle ki; birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem, binler perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Her bir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, âyet-i nurun arkasındaki “Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür. Karanlıklar birbiri üstüne öylesine bastırmıştır ki, elini uzatsa onu dahi göremez olur. İşte, Allah’ın nur vermediği kimsenin, nurdan hiçbir nasibi yoktur.” (Nur; 40) âyeti tasvir ettiği gibi, (tüm alemler) bir karanlık, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu.
Birden, bir İlâhî ismin yansıması, bir büyük nur gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde, akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem (fakat gafletle, karanlıklı bir âlem) görünüyorken, güneş gibi bir İlâhî isim tecellî eder. Baştan başa o âlemi aydınlatır ve hâkezâ… Bu kalbî gezinti ve hayali seyahat çok devam etti.
Sonuç itibari ile; hayvânlık âlemini gördüğüm vakit, sınırsız ihtiyaçlar ve şiddetli açlıklarıyla beraber zayıflıkları ve güçsüzlükleri, o âlemi bana çok karanlıklık ve hazin gösterdi. Birden, Rahmân ismi Rezzak burcunda (mânâsında) bir güneşin ışıkları gibi doğdu; o âlemi baştan başa rahmet ışıklarıyla yaldızladı.
Sonra, o hayvânât alemi içinde, yavruların zayıflık, güçsüzlük ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazin ve herkesi acımaya getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden, Rahîm ismi şefkat burcunda doğdu. O kadar güzel ve şirin bir surette o âlemi ışıklandırdı ki, şikayet, acıma ve hüzünden gelen yaş damlalarını; ferah, sevinç ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı, insanlık alemi bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümatlı ve dehşetli gördüm ki, dehşetimden feryad ettim:
“Eyvah” dedim. Çünkü, insanlardaki sonsuzluğa uzanıp giden arzuları, emelleri, kâinatı kuşatan düşünceleri ve fikirleri gördüm; sonsuzluğa kadar var olma, sonsuz mutluluğu, cenneti gayet ciddî isteyen emeklere ve yeteneklere (sahip olduklarını gördüm); sınırsız amaçlara, muhtaçlığına yönelik fakirlik ve ihtiyaçları (olduğunu gördüm); zayıflık ve güçsüzlükleriyle beraber, hücuma maruz kaldıkları sınırsız musibet ve düşmanlıkları ile beraber gayet kısa bir ömür, gayet gürültülü bir hayat, gayet perişan bir yaşantı içinde (olduklarını); kalb için en kederli ve en müthiş hal olan devamlı yokluk ve ayrılık belâsı içinde, gaflet içinde olanlar, ebedi karanlık kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve grup grup o karanlık kuyusuna atılıyorlar.
İşte bu âlemi bu karanlık içinde gördüğüm anda kalb, ruh ve aklımla beraber bütün insani duygularım, belki bütün vücudumun hücreleri feryatla ağlamaya hazırken, birden Cenâb-ı Hakkın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda (mânâsında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda doğdular. O insanlık alemi içindeki çok âlemleri aydın ettiler, ışıklandırdılar ve nuranî âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.
Sonra muazzam bir perde daha açıldı, yeryüzü göründü. Felsefenin, karanlıkla (beslenen) ilmin kanunları, hayale dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha süratli bir hareketle, yirmi beş bin sene mesafeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya, parçalanmaya müstait ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı dünya içinde, âlemin sınırsız boşluğunda seyahat eden çaresiz insanlık vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.
Birden, Hâlık-ı Arz (Kainatın Yaratıcısı) ve Semâvâtın Kadîr (Semalarda gücü olan), Alîm (Her şeyi bilen, ilmiyle her şeyi kuşatan), Rab (Terbiye edici, yol gösterici, kanun koyucu), Allah ve Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz (Semaların ve yerlerin Rabbi) ve Müsahir-üş-Şemsi ve’l Kamer (Güneşi ve ayı emri altına alan) isimleri rahmet, azamet, rububiyet burcunda doğdular. O âlemi öyle nurlandırdılar ki, o hâlde iken bana dünya küresini gayet düzenli, her şeyin (Allah’ın) emrinde olduğu, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi; lezzet, keyif ve ticaret için hazır edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhasıl; bin bir İlâhî ismin, kâinata yönelik olan o isimlerden her biri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri aydınlatan bir güneş hükmündedir. Sırr-ı Ehadiyet (her şeyde hüküm koyanın Allah olması) cihetiyle, her bir ismin yansıması içinde diğer isimlerin görüntüleri dahi bir derece görünüyordu. Sonra, kalb her karanlık hal arkasındaki ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştahı açılıyordu. Hayale binip semâya çıkmak istedi.
O vakit gayet geniş bir perde daha açıldı, kalb semaların âlemine girdi. Gördü ki, o nuranî, tebessüm eden suretinde görülen yıldızlar, dünyadan daha büyük ve ondan daha hızlı bir surette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırsa, başkasıyla çarpışacak. Öyle bir patlak verecek ki, kâinatın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, boş, dehşet, hayret zulümatı içinde semâları gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.
Birden, Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz (yerlerin ve göklerin Rabbi), Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Ruh’un (meleklerin ve ruhların Rabbi) Esmâ-i Hüsnâsı, “And olsun ki dünya semâsını Biz kandillerle süsledik.” (Mülk, 5); “Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi.” (Ra’d, 2) burcunda yansımalar ile ortaya çıktılar. O anlam etrafında, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o büyük nurdan birer parıltı alıp, yıldızlar adedince elektrik lâmbaları yakılmış gibi, o gökler alemi nurlandı. O boş zan edilen semâlar dahi, meleklerle, ruhanîlerle doldu, şenlendi. Sultan-ı Ezel ve Ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir büyük tatbikat yapıyorlar tarzında, o Sultan-ı Zülcelâlin ihtişamını ve Rububiyetinin büyüklüğünü gösteriyorlar gibi gördüm. Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün hücrelerimle ve beni dinleselerdi bütün mahlûkatın lisanlarıyla diyecektim; hem bütün onların namına:
“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur.” (Nur, 35) âyetini okudum, döndüm, indim, ayıldım.
“Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmâni ve’l-Kur’ân” (Allah’a hamd olsun ki imanın ve Kur’an’ın nuru içindeyiz) dedim.
Bediuzzaman Said-i KURDÎ
”Allah,Göklerin,ve,Yerin,Aydınlığıdır”